 |  | 
Avrupa İrtibat:
Serhat ÜNVERMİŞ � 00 49 177 423 17 53
Fiyatı: 6 YTL
Hediyesiz6 Aylık Abone: 35 YTL
1 Yıllık Abone: 75 YTL
Yurtdışı Fiyatı: 6 Euro
Yurtdışı Yıllık Abone: 65 Euro
| BİZE NE OLDU? MARDİN KATLİAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ |
102. Sayı
Haziran 2009
|
Güneydoğu, her ne kadar son 20 yıldır ismi terörle anılıyorsa da esasında o bölgenin yapısı çok farklıdır. Bilinenin tam aksine, burada yetişmiş ve ikamet etmiş büyük âlimlerin ve mürşidi kâmillerin derin izleri var bölgede.
5 Mayıs sabahı, aldığımız haberin şokuyla uyandık. Ve şok olduk. Aman Allah’ım bu nasıl olur! Bu nasıl bir haleti ruhiyedir. Bir insan, hele bir müslüman, nasıl böyle canavarlaşır? Üstelik öz akrabalarına nasıl böyle saldırır?
Mardin’in Mazıdağı İlçesi’ne bağlı Zankırt (Bilge) Köyü’nde, nişan yapılan eve, akşam saatlerinde baskın düzenleyen maskeli ve silahlı kişiler katliam yapmıştı. Silahlı saldırıda, 6’sı çocuk, 44 kişinin öldüğü, 3 kişinin de yaralandığı bildirilmişti.
Zankırt Köyü, Mazıdağı ilçesine bağlı olmasına rağmen, Sultan Şeyh Musa-i Zoli’nin türbesine yakın bir yerdedir. Sultan Şeyh Musa (yöredeki adı Sultan Şeyhmus) Hazretleri, İstanbullular için Aziz Mahmut Hüdâî Hazretleri ne mana ifade ediyorsa Güneydoğulular için o da öyledir. İnsanlar sürekli ziyaret eder, orada kurbanlar keser ve dua ederler.
İnsan düşünmeden edemiyor; Böylesine manevi havanın hâkim olduğu bir yerde, böyle canavar ve cani ruhlu insanlar nasıl olur? Bunlar başka yerlerden mi gelip yerleştiler bu topraklara, yoksa toplumsal bir başkalaşım mı yaşandı? Bu olayın ardında başka sebepler mi yatıyor?
Gelin yakın bir geçmişte, bu bölgenin sosyal ve manevi tarihine kısaca göz atalım. Osmanlı zamanında ve Selçuklu döneminde de bu bölge tamamıyla bir ilim irfan merkeziydi. Nasıl ki İran’da Kum şehri medreselerin ve âlimlerin mesken tuttuğu bir yer ise Güneydoğu da işte böyle bir işleve sahipti.
Rivayete göre, Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethetmeden önce, ilk fetih müjdesini, Mardin’in Cizre ilçesinde “Medresa Sor” diye bilinen medresenin âlimlerinden, Şeyh Ahmed el-Cezerî’den almıştır. Şeyh Ahmed (rahmetullahi aleyh), Fatih’e gönderdiği mektupta, Allah’ın izniyle muzaffer olacağını müjdeler. Fatih, Divan’da mektubu okurken, adeta bir Mevlevi dervişi gibi sevincinden döner durur.
Esasında, son dönem tasavvuf büyüklerinin çoğu bu bölgede yetişti. Mevlana Halid Zülcenaheyn (kuddise sirruhu) bu bölgenin insanı idi. Sultan Şeyhmusa-i Zoli, büyük bir âlim, aynı zamanda bir mürşidi kâmil idi. Şeyh Fethullah Verkanisi (kuddise sirruhu) onun soyundan gelmektedir. Ve yine o bölgede derin izler bırakan Seyda İbrahim Farukî (Bellî) Hazretlerinin ve şu an Konya’da ikamet eden büyük mutasavvıf ve âlim Seyda Muhammed Konyevî Hazretlerinin dedeleridir.
Seyyid Taha, Seyyid Sıbğatullah Arvâsî, Şeyh Ahmedi Hânî ve İngilizlere karşı sekiz yıl destansı kıyamıyla hatırlanan Şeyh Ahmed el-Berzencî (Allah’ın rahmeti cümlesinin üzerine olsun) bu toplumun manevi önderleriydiler. Yeri gelmişken hatırlayalım. Son dönemin meşhur mürşitlerinden Şeyh Muhammed Raşid (kuddise sirruhu) Hazretleri de bu bölgedendi.
Bu büyükler, toplumun tüm katmanlarına tesir ederek, o bölgeyi adeta örnek bir toplum haline getirdiler. İnsanlar kaderi ilahiyeye tam bir teslimiyetle yaşardı. Kimse kimseyi rahatsız etmez, kardeşlik ve yardımlaşmak bağlarıyla birbirlerine kenetlenmiş bir toplum vardı. İhtilafa düştüklerinde, mutlaka bir âlimi hakem tayin ederler ve o âlimin verdiği hükme kesinlikle uyarlardı. Uymayan ayıplanır, itibarsız addedilirdi. Hatta âlimin sözünden çıkanın başına mutlaka büyük bir felaket geleceği inancı vardı.
Ben hiç unutmam, yaklaşık 25 yıl önceydi. Mardin’den Nusaybin ilçesine, eski bir ‘şavrole’ taksiyle seyahat ettim. Arabada biri sigarasını yaktı. Arka koltukta oturan orta yaşlı bir köylü, “Müslüman başkalarının elinden ve dilinden selamette olan kişidir.” Hadisi şerifini hatırlatarak, büyük bir nezaketle sigara içeni uyarıyordu. Rahatsız olduğunu ve sigarasını söndürmesini istiyordu.
İslami eğitim ve şuur, topluma derinden tesir etmemiş olsaydı, zaten orada toplumsal bir mutabakattan bahsetmek mümkün olmazdı. İslam’ın hoşgörü ahlakı sayesinde, o bölgede yaşayan farklı dini ve kavmi unsurlar, kardeşçe ve uyum içinde yaşadılar. Kürtler, Türkler, Araplar, Yezidiler, Süryaniler, Ermeniler, Keldaniler, Mehalmiler ve son yüzyılda gelip yerleşen Çeçenler.
Toplumun hemen hemen bütün fertleri, İslam ahlakına sahipti. Mürşid-i kâmiller, kurdukları medreselerde öğrenci yetiştirirken, bu fakir insanlar, o talebelerin iaşesini üstlenir ve ekmeklerini bölüşürlerdi. Bu toplum, İslam’la yoğruldukça uysallaşıyor, medenileşiyor ve toplumsal yönleri gelişiyordu. Bu tespitler, bizim çoğunlukla bizzat müşahede ettiğimiz hususlardır.
Bölge Neden Bu Halde?
Evet, insanlar İslam’dan uzaklaştırıldıkça işler bozuldu. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren, âlimler küstürüldü; baskı altına alındı, sürüldü. Medreseler kapatıldı, mürşidi kâmiller ya susturuldu ya da göç etmek zorunda kaldılar. Şeyh Ahmet el-Haznevî, Mardin’in İdil ilçesinin Banihe köyünden olmasına rağmen, Suriye’nin Hızna Köyü’nde yaşadı.
Son dönemde ise bu olumsuz etkiler, daha da vahim bir durum aldı. Yakılan köyler, terörden dolayı yasak konulan araziler, köy baskınları vs. derken, insanların büyük bir kısmı bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Kalanlar da Korucu olmak zorunda kaldılar. Toplumun yaşadığı bu suni çalkalanmayla beraber, manevi değerler de zayıfladı.
Bütün bunların sonucunda, her akıl sahibinin rahatlıkla idrak edebileceği sonuç şuydu; Şu an bölgede yaşanan tüm sıkıntıların en büyük sebebi, maneviyat eksikliğidir.
Şu an, namaz kıldığı halde gözünü kırpmadan adam öldüren o sekiz kişi, kim bilir nasıl çelişkili ve özünden kopmuşluğun verdiği kişilik yıkılmasıyla kanayan bir ruh haline sahiptir.
Terör ve Korucu kıskacında kalan bölge insanı, yaklaşık 20 yıldır özünden hızla uzaklaşmaktadır. Dünyada sadece Güney Afrika ve İsrail’de uygulanan ve acı hatıralardan başka bir şey bırakmayan Koruculuk sistemi, bölge insanına gözyaşından başka bir şey getirmemiştir. Zankırt Köyü’nde yaşanan bu katliam, maalesef devletin verdiği silahlarla işlenmiştir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî (rahmetullahi aleyh) bölge insanı olduğundan, bölgenin selameti için gerekli olan reçeteyi de iyi biliyordu. Ta Abdülhamid Han döneminde, Diyarbakır, Hakkâri ve Van’da kurmak istediği Medresetü’z Zehra projesi, ilerde bu sorunların çıkacağının akli ve manevi bir işaretiydi. Fakat maalesef, o zaman da idarecilerin ferasetsizliği yüzünden gerçekleşemedi ve içinde bir hasret olarak kaldı.
|
| listan Dergisi » Altın Sayfalar » Tarih |
| SELAHADDİN-İ EYYUBİ VE KUDÜS’ÜN FETHİ |
101. Sayı
Mayıs 2009
|
Selahaddin’in Mücadele Anlayışı
Azerbeycan’ın Duvin kasabasından Irak’a göç eden Ravadiyye Kürt aşiretine mensup Eyyüb İbn Şazi’nin oğlu olan Selahaddin, babasının Tekrit valiliği sırasında, 531 (1137-1138) yılında Tekrit’te doğmuştu.
Bu aile, daha sonraları İmamuddin Zengin’in emrine girip Şam bölgesine yerleşir. Özellikle bu ailenin tarih sahnesine çıkışı, Selahaddin’in amcası Şirkuh’un Mısır seferi sırasında başlar. Selahaddin, amcasının bu ve diğer seferlerine katılarak büyük kahramanlık göstermiş ve etrafının dikkatini çekmiştir.
O sıralarda Kudüs’e yerleşmiş olan Haçlılar, Mısır’a göz dikmişlerdi. Mısır’ı ellerinde bulunduran Fatımiler de burayı hem Haçlılara hem de “Zengiler”e karşı korumaya çalışırken, daha çok Haçlı Kudüs kralı ile işbirliği içindeydiler. Hatta Zengiler’in kumandanı olan Selahaddin, ilk ciddi savaşını Haçlı-Fatımi birleşik ordusuna karşı yapmıştır. Emrindeki kuvvetlere oranla son derece büyük olan Haçlı-Fatımi birleşik ordusuna karşı savaşmak istemeyen bazı kumandanlara Selahaddin şöyle seslenmiş:
“Mademki ölümden korkuyorsunuz, neden evlerinizde oturup da hanım ve çocuklarınızla zevk ve eğlence içinde rahatça yaşamaya bakmıyorsunuz. Sultandan ücret ve ulufe aldık. Askerlik görevini kabul ettik. Bizim görevimiz, karşıdaki düşmanın azlığı veya çokluğuna bakmak ve ona göre savaşıp savaşmamaya karar vermek değildir. Bizim görevimiz, onlarla Allah’ın adı yüce olsun diye; sonuna kadar savaşmaktır.”
Onun bu sözleri, askere son derece etki etmiş ve bunun sonunda büyük başarılar elde etmişlerdi.
Selahaddin, aslında fıtri yapısı itibariyle büyük bir savaşçı olmasına rağmen, bu işe pek niyetli olmayıp daha çok ilme merak sarmıştı. O, ilim tahsilini çok istiyor ve savaş meydanına tercih ediyordu. Ancak, Haçlılar o dönemlerde bölgede hakim duruma geçmek üzere olduklarından Selahaddin, İslami gayretle ve İslam ülkesini savunmak azmiyle tekrar savaş meydanına dönmüştü.
Gerek İmamüddin Mahmud Zengi’nin ve gerekse daha sonraları Fatımilerin ordularına kumandanlık ederken, Haçlılara karşı amansızca çarpışmış ve yıllarını savaş meydanında geçirmişti. Selahaddin, 32 yaşında iken Fatımi veziri olur. Ancak onun gözü ilimde idi. Bunun için bu görevi babasına devretmek istediyse de başarılı olamadı.
Selahaddin, bu vezirliği sırasında, Şia mezhebine son derece taassupla bağlanmış bulunan Mısır halkını Ehl-i Sünnete karşı yumuşatma yollarını aramış ve Sünni fıkıh okutulan medreseler açmış, ezanı Şiilerin okuduğu gibi değil, Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in döneminde okutulduğu şekline döndürmüştü. Ama bütün bunları yaparken, asla bir baskı ve zulme tevessül etmemiş, sevdirerek ve tatlılıkla anlatmıştı.
Selahaddin, Bağdad Abbasi Hilafeti tarafından, Fatımi hilafetini kaldırması için kendisine gelen emir ve baskıları, hemen ve fevri davranışlarla uygulamak istemeyip bunun zamanla ve kültür değişikliğiyle daha kolay ve kan dökülmeden gerçekleştirebileceğini savunuyordu. Bu işin zulüm ve düşmanlıkla değil, ilim ve irfanla olacağını göstermeye çalışıyordu. Gerçekten bu böyle olmuş ve Mısır’da Şii-Fatımi etkisi zamanla kaybolup gitmişti.
Selahaddin’in Mısır valiliği sırasında, Nureddin Mahmud Zengi’ye olan bağlılığını sürdürüp Haçlılarla sayısız savaşlara girmiş ve onların bölgedeki yayılma politikasını akamete uğratmıştı. Allah’ın izniyle Selahaddin gibi bir İslam mücahidi olmasaydı, Haçlıların zayıf Fatımi yönetimden yararlanarak Mısır’a hakim olmaları gayet kolay olurdu. Selahaddin’in üstün gayretleri ile İslam ülkesinin Ortadoğu bölgesinde tekrar bir birlik sağlanmış ve tek düşman olan Haçlılar hedef alınmıştı. Haçlılar, Selahaddin’nin bu birliği temin ile uğraştığı bir sırada, Suriye’ye hücum edip Humus şehrini ele geçirmişlerdi. Ancak Selahaddin hemen Suriye’ye koşarak, bu İslam şehrini Haçlıların elinden geri almıştı.
Bu arada; Haşhaşiler, Selahaddin’e bir suikastte bulunurlar. Başından bir hançer darbesiyle yaralanan Selahaddin, Allah’ın hikmetiyle bu dehşetli saldırıdan kurtulur.
Selahaddin’in Haçlı ilişkileri ve Kudüs’ün Fethi
Mekke ve Medine’den sonra İslam’ca kutsal sayılan 3. belde Kudüs şehridir. Mescid’i Aksa’yı içinde barındıran bu şehir; her 3 semavi dince de kutsal sayılmaktadır. Hazreti Ömer devrinden beri Müslüman bir belde haline getirilen Kudüs bölgedeki kişisel çatışma ve çıkarlar yüzünden maalesef 15. Temmuz 1099’da Haçlıların eline geçmişti. Uzun süre haçlı hâkimiyetinde kalan Kudüs; Selahaddin gibi İslam’a bağlı ve cihad ruhuyla yanıp tutuşan ciddi bir kumandan bekliyordu.
Selahaddin İslam’i cihad içinde kendisini gördüğü ilk günden beridir Kudüs, Haçlı işgali altında bulunuyordu. Selahaddin ise bir Müslüman olarak Kutsal toprakların haçlı işgali altında kalmasına asla razı olamıyordu.
Selahaddin’in en büyük gayesi Kudüs’ü tekrar fethedip, İslam topraklarına katmak idi. Selahaddin’in tarih sahnesine çıktığı ilk günden beri, Haçlılarla çatışmasız geçen bir anı olmamıştı. Gerek bu savaşlarda ve gerekse Haşhaşilerin ona düzenledikleri suikastlarda birkaç kez ölümün pençesinden zorla kurtulmuştu.
Selahaddin bu durumu kardeşi Tiran şah’a yazdığı bir mektupta şöyle dile getiriyordu: “Birkaç defa ölümün pençesinden kurtulduk. Cenab-ı Allah’ın bizi birkaç defa ölümden kurtarması galiba gerçekleştirilmesini istediği bir iş için olsa gerek.”
1178 yılında Askalan şehrine yakın bir yerde yapılan savaşta yapılan büyük fedakârlıklara göğüs geren Selahaddin Merciuyun’da Haçlıları büyük bir hezimete uğratır. Bir ara civardaki Müslüman Atabeklerin ve Anadolu Selçuklularının O’nu rahatsız etmeleri ve ülkesine saldırmaları Selahaddin’i bir hayli üzmüştü. O haçlılara karşı durmadan savaşırken civardaki Müslümanlarda ona saldırıyorlardı.
1186 yılında Haçlıların Kerekprinkespi Renauld’da Chatillon Müslümanların bir kervanına el koyarak kafiledekilere hayli işkence ve hakaretler yapar. Hatta İslam’a ve Rasulullah’a dil uzatarak “şayet Muhammed’e (saallahu aleyhi ve sellem) inanıyorsanız haydin onu çağrında sizi bu tehlikeden kurtarsın” diye söyler. Bu sözleri duyan Selahaddin son derece üzülerek “Bu Kafiri kendi eliyle öldürmeye yemin eder” ve arkasından ordusunu düzenleyip Rasulullah’ın miraca çıktığı bu peygamberler diyarı kutsal Kudüs şehrini haçlıların elinden kurtarma hazırlıklarına başlar.
Selahaddin 17 Rebiül-Ahir 583 (26 Haziran 1187) günü Cuma namazından sonra tekbir ve tevhid sadaları ile cihada çıkmıştı. Selahaddin Allah yolunda cihaddan zevk aldığı kadar hiçbir şeyden zevk almazdı. Son derece gayretli ve yorulmak bilmez bir çalışma azmine sahipti. O’nu görenler hep kederli mahzun ve son derece üzüntülü bir halde olduğunu ve hiç doğru dürüst yemek yemediğini, pek gülümsemediğini söylerlerdi.
O’na bu halinin nedenini soran birisine şöyle demişti: “Kudüs şehri ve Mescid’i Aksa haçlıların işgali altında olduğu müddetçe ben nasıl olur da gülebilirim. Nasıl olurda sevinebilirim ve nasıl olurda istediğim gibi rahatça yemek yiyebilirim? Hele hele gözüme nasıl uyku girebilir?”
Kadı Şehauddin ibni Şeddad, Selahaddin’in yakın adamı ve sırdaşıydı. O Selahaddin’i şöyle anlatırdı:
“Selahaddin, Kudüs hakkında öyle gamlıydı ki O’nun bu gam ve kederini dağlar kaldıramazdı. O çocuğunu kaybetmiş bir ana gibi şaşırmış kalmıştı. Atını bir yerden bir yere koşturup Müslümanları Kudüs’ü kurtarmak için cihada davet ediyordu. İnsan toplulukları arasına dalıp “Ey Müslümanlar! İslam için! İslam için!” Diye bağırıyordu. Gözlerinden daima hüzünlü yaşlar dökülüyor ve kuruduğu görülmüyordu. Hele Akka’ya baktığı zaman kendine bir türlü hâkim olamıyor ve halkına yapılan işkence ve zulümleri hatırlamak istemiyordu. Bir türlü boğazına yemek girmiyordu. Durmadan ilaç içip durduğu halde yemek yemiyordu. Hatta doktorlarından biri ta Cuma gününden Pazar gününe kadar sadece bir günde bir ki lokmalık bir şeyler yediğini söylemişti. O’nun bu hali Kudüs’ün işgal altında olmasına üzüldüğü içindi.”
Selahaddin, Hittin’de Haçlılarla karşı karşıya gelerek büyük çarpışmaya girmişti. İki ordu arasında şiddetli bir savaş meydana geldi. Selahaddin’in ustaca manevralarıyla ve süvarilerini iyice kullanmasıyla haçlı ordusunu hittin’de darmadağın etti. Askerlerin çoğu tamamen yok edildi. On yıllardır Kudüs’te Müslüman kanı emen haçlılar artık ele düşmüşlerdi. Kudüs kralının çadırı önünde bulunan “kutsal haç” Müslümanların eline geçmişti. Müslüman askerlerle kahraman hamlelerle Hıttin tepesini ele geçirerek Kudüs kralı Guy de Lusingnan ve Kerek prinkespi Renaud esir alınmışlardı.
Başta bu iki kral ve Prinkesp Selahattin’in huzuruna getirilir. Selahattin Kudüs kralını saygı ve hürmetle karşılayıp yanına oturtur. Kralın son derece bitkin ve susuz olduğunu gören Selahattin, hemen ona soğuk ayran dolusu bir sürahiyi uzatır. Bir kısmını içip gerisini Renaud’a vermek ister, ancak İslama ve Hz. Peygamber‘e küfür ve hakaretlerde bulunan bu şahsın su içmesine izin verilmez. Selahaddin, bu kâfiri kendi eliyle öldürmeye yemin etmişti. Selahaddin onu iyice ta’zir ettikten sonra İslam’a davet eder. İslam’ı kabul ettiği takdirde affedeceğini bildirir. Fakat bunu kabul etmeyince idam edilir.
Kudüs’ün Fethi (27 Receb 583 - 2 Ekim 1187)
Hıttin zaferinden sonra Selahaddin, bölgede birçok kale ve şehri Haçlıların elinden kurtarır. Bu sayısız başarılardan sonra, haçlılar tamamen Filistin’den çıkartmak ve Ömer İbn el-Hattab’a halef olmak için Kudüs’ün yolunu tutar.
Selahaddin 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşatır. O, şehre karşı son derece merhamet duygusuyla dolup taştığı için, Mescid-i Aksa’nın hatırı için burayı yağmalamak istemiyordu. Sulhla ve tatlılıkla alma niyetindeydi. Ancak haçlılar şehri 60 bin kişilik bir kuvvet müdafaa ettiklerinden dolayı cesaretlenip teslime yanaşmadılar. Çeşitli çarpışmalar ve şiddetli kuşatmalardan sonra nihayet doksan sene evvel Kudüs’e ve Beytü’l-Makdis’e giren haçlılar, 27 Receb Cuma günü hem de Allah’ın bir hikmetiyle miraç gecesinde şehri teslim etmek zorunda kaldılar. Selahaddin fetih yoluyla tekrar şehri ele geçirdi. Ancak, bir Müslüman devlet adamına yakışır bir tarzda asla merhameti ve adaleti elden bırakmadı. Haçlıların Kudüs’e girişlerinde yaptıkları katliamları O, asla tekrarlamak istemeyip bir intikam peşinde olmadı.
Artık Selahaddin Kudüs’e bir fatih olarak girmiş ve bu kutsal şehrin hürriyete kavuşmasını sağlamıştı. Cuma namazını büyük bir heyecanla Kudüs’te kılan Selahaddin, Haçlıların elinde kalan diğer şehirleri de kurtarmak için cihada devam etti. Sur şehrine gelen Selahaddin, bu son derece müstahkem olan şehri kuşattı.
III. Haçlı Seferi ve Haçlıların Filistinden Çıkartılması
Filistin’in yavaş yavaş Müslümanlar tarafından fethedildiğini gören Avrupa’lılar tam bir Haçlı zihniyetiyle Cenova, Venedik, Alman, Fransız ve İngilizlerin katıldığı birleşik bir orduyla Sur şehrinin müdafaasına katılmak üzere yola koyuldular.
Selahaddin, durmak ve dinlenmek nedir bilmeden Sur’un çevresindeki irili ufaklı şehirleri ele geçirdikten sonra, Antakya üzerine bir sefer düzenledi. Antakya’da o sıralarda Haçlıların elinde bulunuyordu. Şehri muhasara edip etrafında bulunan birçok kaleyi tekrar İslam diyarına kattı.
İngiliz kralı Arslan Yürekli Rişar, Fransız kralı Philippe Auguste ve Alman kralı Frederich Barbarossa, ordularının başına geçip Kudüs üzerine sefere çıktılar. Birleşik haçlı orduları yavaş yavaş Filistin’e varınca, Akka kalesini kuşattılar. Salahaddin çok zor günler yaşamaya başladı. Ancak büyük bir azimle düşman ordularına karşı koymaya devam etti. Haçlı ordularının devamlı takviye alması Selahaddin’i endişelendiriyordu. Ancak tek bir an bile ara vermeden dinlenmeden savaşıp durdu.
Şiddetli muharebeler oldu. Haçlılar tüm güçleriyle genel bir saldırıya geçmeye hazırlandılar. Selahaddin de askerlerini bir hilal şekline sokarak düşmana karşı dikildi. Dehşet verici sahneler yaşandı. Kan gövdeyi götürüyordu. Müslümanların yeniden ele geçirdikleri Kudüs’ü asla geri vermeye niyetleri yoktu. Başta Selahaddin olmak üzere bütün İslam ordusu İslami bir cihad aşkıyla bölgeyi haçlılardan temizlemeye çalışıyorlardı.
Selahaddin bu arada şiddetli bir hastalığa yakalanır, ancak savaş alanını terk etmeye hiçte niyetli değildi. Akka çevresindeki savaşlar tam iki yıl sürdü. Akka müdafaası ortaçağın en büyük müdafaasıydı. Selaaddin iki yıl müddetle gece gündüz savaş elbiselerini sırtından çıkarmadı ve asla bu müddet içinde hastalandığı günler hariç tek bir gün atından inmedi ve savaş meydanından ayrılmadı.
Haçlıların büyük, son derece kalabalık ve saldırgan ordularına karşı bir hayli güç durumda kalan Selahaddin asla anlaşmaya yanaşmak istemiyordu. Ancak kumandanların ve askerlerin şiddetli istekleri karşısında sulha razı olup haçlılarla Remle anlaşmasını imzaladı. Arkasından Kudüs’e çekilerek orada bazı kültürel faaliyetlere geçti.
Bu arada hacca gitmeyi çok çok arzu ediyordu. Ancak kendisinin yokluğunda haçlıların ülkeye saldırmaları söz konusu olduğu için bu zevkli ibadetinden mahrum kalmıştı.
Nihayet bir müddet sonra bir hayli hastalanır. Savaştan savaşa koşan ve bütün hayatını haçlılarla mücadele etmekle geçiren Kudüs fatihi Selahaddin’in sarayı yoktu. İslam tarihinde dört halifeden sonra sarayda oturmayan yalnızca Ömer İbn Abdulaziz ve Selahaddin-i Eyyubi’yi görebiliyoruz. Selahaddin’in cihad aşkından dolayı bir saray yaptırıp içinde yaşamayı düşünmeye hiç de vakti ve hevesi olmadı. Belki bir ara Dımaşk’ta iki katlı bir ev yaptırılması için faaliyete geçilmiş, ancak oda yarım kalmıştı.
Nihayetin de Selahaddin 22 Şubat 1193 Çarşamba günü hakkın rahmetine kavuştu.
Bir asra yakın zaman haçlı zulmü ve işgali altında kalan Kudüs’ü kurtaran Selahaddin’in bu büyük fethi gerçekleştirmesinin tek sebebi, onun İslam’a ve Allah’ın emirlerine son derece bağlı oluşu idi.
Selahaddin savaş başlamadan evvel, Allah’ın huzurunda durur, namaz kılar, dua eder ve gözyaşları sakalını ve seccadesini ıslatıncaya kadar ağlar ve Allah’a yalvarırdı.
Selahaddin’i Kudüs’ü tekrar baştan fethetmeye sürükleyen duygu, “Şayet (emr olunduğunuz bu cihad’a) hep birlikte çıkmazsanız (Allah) sizi pek acıklı bir azaba uğratır. Yerinize sizden başka (ona itaat eden) bir kavmi getirir. Siz ona hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir. “(9/39. ) ayetindeki emir ve tevhid idi. n
|
| PROF. DR. İHSAN SÜREYYA SIRMA |
| Gülistan Dergisi » Altın Sayfalar » İslam Büyükleri |
| SEYDA YAHYA ABBASİ HZ. VEFAT ETTİ |
85. Sayı
Ocak 2008
|
“Alimin ölümü alemin ölümü gibidir.”
Ne zaman bir alim Hakk’a yürüse, bu hadis-i şerif gelir hatırımıza. Evet, alimin vefatı alem için büyük bir kayıp söz konusudur. Hele bu alim bir de maneviyat insanı ise...
Tek derdi Allah olan, Ümmet-i Muhammed olan bir Allah dostu daha ahirete irtihal etti. Bugün sabah namazında mekan değiştirerek vuslat yolculuğuna başladı. Nakşibendi Sadatından, Gönüller Sultanı olarak da bilinen Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin altı halifesinden Seyda Yahya Abbasi Hazretleri, bu sabah kuşluk vaktinde vefat etmiştir. (20 Ocak 2008)Allah (cc) sırrını yüceltsin.
Seyda Yahya Abbasi el-Haşimi Hazretleri uzun süredir lenf kanserinden tedavi görmekteydi. Yarın, Pazartesi sabahı, Ümraniye Çamlıca’daki hayattayken hizmet çalışmalarını sürdürdüğü Hasaneyn Cami’inde öğle namazına müteakip kılınacak olan cenaze namazının ardından Molla Fenari'deki kabristana defnedilecektir. Allah (cc) bizleri onların hayrından mahrum eylemesin. El-Fatiha...
SEYDA YAHYA ABBASİ HAZRETLERİNİN KISACA HAYATI
1940 yılında Batman ilinin Kozluk ilçesine bağlı Ulaşlı köyünde dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini alim olan muhterem babası Molla Abdurrahman Efendi'nin yanında yapmıştır.
Çevresindeki bir çok alimden ders almak süretiyle ilmini ilerletmiş, en nihayet Gavs-ı Bilvanisi (Kasrevi) namıyla meşhur üstadı Şeyh Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni (ksa) hazretlerine hem zahiren hem de batınen talebe olmuştur.
1957 yılında ilmi icazetini almış ve Gavs hazretlerinin dergahında müderrislik yapmıştır.
1960-61 yıllarında önce Manisa sonra Edirne’de askerlik vazifesini yapan Şeyh Yahya Efendi (ksa) yurdun çeşitli bölgelerinde imam-hatiplik yapmış, son olarak 1987 yılında görevli olduğu Şanlıufa Merkez Hüseyniye Camii’nden emekli olmuştur.
Muhterem üstadı Gavs (ksa) hazretlerinin 1972 yılında Rahmet-i Rahman’a kavuşmasıyla, O’nun halifesi olan Şeyh Seyyid Muhammed Raşid (ksa) hazretlerine intisab etmiştir.
1987 yılında manevi diploması olan halifelik icazetini de alan kıymetli hocaefendi, şeyhinin talimatıyla İstanbul’a hicret etmiş ve oraya yerleşmiştir.
Üstadı Seyyid Muhammed Raşid (ksa) hazretlerinin 1993 yılında aniden Refik-i A’la’ya ulaşmasıyla, bir kez daha yüreği yanan Yahya Abbasi hz, Nakşibendi yolunun adabı gereğince artık manevi irşad vazifesine de başlamıştır.
Üstad, İstanbul’da irşad vazifesine devam etmekteyken hastalığı sebebiyle özel bir hastanede tedavi altına alınmıştı. Bu sabah namazından sonra kuşluk vakti ise Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.
Ümmet’in başı sağolsun. Üstad’a rahmet, talebelerine sabr-i Cemil niyaz ederiz.
|
| DERVİŞ KIR |
| ülistan Dergisi » Altın Sayfalar » İslam Büyükleri |
| RABBÂNÎ BİR ÂLİMİN ARDINDAN |
87. Sayı
Mart 2008
|
Takdim: Geçtiğimiz ay, İslam âleminin nadide âlimlerinden birinin daha ebedi âleme göç edişine şahit olduk. O mütebessim çehreli, o mübarek Rabbani âlimi kaybetmiş olmanın şokunu ve hüznünü yaşadık… Aşağıda okuyacağınız satırlar, 20 yıla yakın bir zaman talebeliğini yapan Süleyman Taş Hocaya ait. (Gülistan)
Yahya El-Abbasi Hazretlerinin Hayatı
Tam ismi; Şeyh Seyda Molla Yahya b. Molla Abdirrahman b. Molla Ahmed b. Molla Muhyiddin b. Molla İbrahim el-Abbasî eş-Şafi’î en- Nakşibendî’dir. 1940 yılında Batman İlinin, Kozluk İlçesine bağlı Ulaşlı Köyünde dünyaya gelmiştir.
Nesebi; baba cihetinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in amcası Abbas (radıyallahu anh)a dayanmakta olup, dedeleri hep âlimdir. Annesi Reyhane Hanım ise Hazreti Hüseyin (ra)ın soyundan gelen bir seyyide olup, babası Şeyh Mustafa Efendi, onun da babası Şeyh Ali Efendi’dir.
Yahya Efendi, ilk tahsilini âlim ve hal ehli bir şahsiyet olan babası Molla Abdurrahman Efendi’nin yanında yapmıştır. Yedi yaşındayken Kuran-ı Kerim’i yedi ayda hatmetmiş, fıkıh, sarf ve nahiv dersleri almıştır.
Daha sonra doğu medreselerinin kıymetli âlimlerinden ders alarak ilmini ilerletmiş, nihayet Gavs-ı Bilvanisî (Kasrevi) namıyla meşhur, gözünün nuru, şeyhi ve üstadı Seyyid Abdulhakim Efendi Hazretleri ile karşılaşmıştır. Gerek ilmen, gerekse manen aradığını bulmuş, ilmini onda tamamlamış, 1957’de Gavs Hazretleri’nin emriyle ilmî icazetini almış ve dergâhın medresesinde müderrislik yapmıştır.
1960–62 yıllarında önce Manisa, sonra da Edirne’de askerlik vazifesini yapan Yahya Efendi, Gavs Hazretleri’nin 1972 yılında Rahmet-i Rahman’a kavuşmasıyla şeyhinin oğlu ve aynı zamanda halifesi olan Seyyid Muhammed Raşid Efendi (Seyda Hazretleri)’ne intisab etmiştir.
Yurdun çeşitli bölgelerinde imam-hatiplik yapmış, son olarak 1987 yılında Şanlı Urfa Merkez Hüseyniye Camii’nde görevli iken emekli olmuştur.
Yahya El- Abbasî Efendi, 1987 yılında manevi diploması olan halifelik icazetini de alarak Seyda Hazretleri’nin emriyle İstanbul’a hicret etmiş ve oraya yerleşmiştir.
Seyda Hazretleri’nin 1993 yılında aniden Refik-i A’lâ’ya ulaşmasıyla bir kez daha yüreği yanan Yahya Efendi, adab gereği, artık manevi irşad vazifesine de başlamak zorunda kalmıştır.
Gavs Hazretleri vefat ettiğinde, onun oğlu Seyda Hazretleri’nin emriyle Gavs Hazretleri’ni yıkamış, Seyda Hazretleri vefat ettiğinde ise onun oğlu Seyyid Fevzeddin Efendi’nin emriyle Seyda Hazretleri’ni yıkamış; böylece iki şeyhini de elleriyle yıkama hususiyetine mazhar olmuştur.
Seyda Hz. hayatını ilim ve irşada adamıştı. Yurdun çeşitli bölgelerinde yüzlerce âlim yetiştirmişti.
Yaşantısı ve sohbetleri Kur’an ve Sünnet çizgisinde olup, hayatı boyunca dünyevi ve siyasi konulardan uzak kalmaya özellikle dikkat etmişti. O, bütün Müslümanları kucaklayabiliyordu.
Ahlakı Resulullah (sav)in Ahlakıydı
Resulullah’a (sav) senelerce hizmet eden Enes (ra): “On sene Resulullah’a (sa) hizmet ettim. Yapmadığım bir şeyden dolayı bana ‘bunu niye yapmadın’, veya işlediğim bir suçtan dolayı ‘bunu niye yaptın’ demedi, buyuruyor.
Ben de yaklaşık yirmi sene Seydamızın yanında kaldım. O da bize böyle bir şey demedi. Bir gün bizi azarlamadı, kızmadı.
Görüldüğünde Allah Hatırlanırdı
Peygamber (sav): “Sizin hayırlınız, görüldüğünde Allah hatırlananlarınızdır.” buyurmuştur. Onun meclisinde boş konuşulmaz, gıybet asla edilmez, hep Allah’ın sohbeti yapılırdı. Allahın, peygamberin veya sadatın sohbetinin olmadığı mecliste durmaz, hemen kalkardı.
Vaktini hiç boşa geçirmez, ya ilim, ya zikir, ya sohbet, ya tilavet veya başka türlü ibadetle geçirirdi.
Hz. Peygamber (sav): “Ya Enes! Eğer kalbinde bir müslümana karşı kin veya buğuz beslememeye gücün yetiyorsa böyle yap” buyurmuştur.
Bütün Müslümanların Hayrını İsterdi
Hiç kimsenin başına bir kötülük veya bela gelmesini istemezdi. Zamanında ona düşmanlık edenlere bile kalbinde bir buğz beslemez, herkese hakkını helal ederdi. Düşmanı bile ona danışsa hep hayır bildiğini söyler, nasihat ederdi. İnsanları hemen affederdi.
Çok Vefalıydı
Seyyidlere, hele hele Hz. Gavs’ın ve Hz. Seyda’nın (ksm) evlatlarına karşı hayret derecede edep ve saygısı vardı. Gavs’ın evlatlarından biri çağırsa her işini bırakır, sebebini sormadan hemen oraya giderdi.
Hz. Gavs’ın aşığıydı. Onun sohbetine doyamaz, 40- 50 sene önceki hadiseleri tam teferruatıyla anlatırdı. Son günlerinde de durmadan Gavs’ı anlattı ve Gavs’ıma gideceğim diye sevinçliydi.
Hulasa, Seydamızın güzel ahlakı pek çoktu. Bunlar benim en fazla dikkatimi çekenlerdi.
İlmin Zirvelerinden Biriydi
İlimden nasibi olan herkes onu tanıyordu. Derslerimiz esnasında çok harikulade olaylarla karşılaşırdık. Soru sormadan cevabını verir, saatlerce düşünüp içinden çıkamadığımız meseleleri bir anda çözerdi. İlmin her dalında uzmandı.
Bir okuduğunu bir daha unutmazdı. Çok seri ve keskin bir zekâya sahipti. Bir sayfaya şöyle bir baktığında orada neler olduğunu anladığını söylerdi. Civar ulema ve meşayihin takdirini kazanmış, müşkil meselelerde parmakla gösterilen ilmi bir merci olarak bilinmiştir.
Seydamızın İslam’dan başka bir fikri yoktu. Onun tek gayesi insanları Allah’ın dinine ve Resulü’nün ahlakına teşvik etmekti. Bir yandan da talebe yetiştirmekten geri durmadı. Ömrünü bu yolda bezletti. Bizler talebeleri olarak buna şahidiz.
Allah (cc) mekânını cennet eylesin. Dünyadayken arzulayıp durduğu sevdiklerine kavuştursun. Cemaline müştak olduğu Rabb-i Rahim’ine (cc), tek kılavuzu Resul-ü Ekrem’e (sav) ve sohbetine doyamadığı Gavs’ına, Seyda’sına kavuştursun. Bizleri de onların şefaatine mazhar eylesin. Amin.
VASİYETİNDEN
“… Ehlime, evlatlarıma, dostlarıma ve beni tanıyanlara vasiyetim odur ki; hastalığıma ve vefatıma sabredin. Allah ve Rasulünün rızasına ters bir kelime kullanmayın. Ardımdan beni aşırı bir şekilde övmeyin.
Beni sevenlerden ricam; affım için dua etmeleri, ruhum için bol bol Kuran okumaları ve güçleri miktarınca sadaka vermeleridir. Kuran okumayı bilen Kuran hatmi, tehlil dersi çeken tehlil hatmi, her ikisini bilen her ikisini, herhangi birini bilmeyen ise; 1 Fatiha, 11 İhlas ve Felak-Nas Surelerini okuyup sevabını ruhuma hediye etmeleridir. …”
Rahmetle Anıyoruz
Geçen sene 26 Şubat 2007 tarihinde Hakkın Rahmetine uğurladığımız, alim ve fazıl Seyda İbrahim Belli Hazretlerini rahmetle anıyoruz. El-Fatiha.
|
| SÜLEYMAN TAŞ |
| NUTULAN ‘KUTUP YILDIZI’ MÜCEDDİT ZâHİD EL-KEVSERî EFENDİ |
100. Sayı
Nisan 2009
|
Tasavvuf kökenli müceddit
Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’dan rivayet olunduğuna göre, Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki Allah, her yüzyıl başında bu ümmete, dini yenileyen bir kişiyi gönderecektir.”(1)
İslam Tarihi boyunca sayısız âlim, arif, abid gelmiştir, ancak Ümmet-i Muhammed’i bidatlerden koruyacak, Ehl-i Sünnet Akaidi’ni tahriften ve tağyirden muhafaza edecek mücedditlerin ümmetin kalbindeki yeri bambaşkadır.
Mücedditler zümresinde mutasavvıf olmayanı yok gibidir. Fıkh-ı batın olan tasavvuf ile tabii olarak tüm Mücedditler hemhal olmuşlardır.
Nakşî Silsilesi’nin zirve isimlerinden Ebu Ali Farmedî Hazretlerinin dervişi İmam-ı Gazali, rabbani aşkı kelimelere döken Mevlana Celaleddin-i Rumi, tecdit halkası ve hizmeti çağları aşan, ikinci bin yılın Müceddidi İmam-ı Rabbani ve Nakşî Silsilesi’nde mühim ve müstesna bir yer sahibi; pîran halkasından olan Mevlana Halid-i Bağdadi Zülcenaheyn Hazretleri, tasavvuf kökenli Mücedditlerin akla en başta gelenleridir.
Halidî Silsilesi’nden gelen bir diğer müceddit ise asrımızın en büyük allamelerinden kabul edilen Düzceli Zâhidü’l Kevserî Hazretleridir.
Eğitimi ve Nakşî bağlantısı
Düzceli Zâhid Efendi Hazretlerini, Nakşî silsilesine bağlayan en önemli amil, muhterem babaları Hacı Hasan Efendidir. Hacı Hasan Efendi; İstanbul’daki Gümüşhanevî Tekkesi’nin banisi ve ilk şeyhi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretlerinin halifesidir. Zâhid Efendinin Arapçasının bu kadar kuvvetli olmasının sebeplerinden birisi de babasının gayretidir.
Muhterem babası Hacı Hasan Efendi, Zâhid Efendiyi İstanbul’a eğitime gönderirken şu tavsiyeyi yapar: “Zâhid, Türkçe bizim ana dilimiz. Onu öğrendik. Artık unutmayız. Ama Arapça öyle değil. Şimdi sen İstanbul’dan bana mektuplar yazacaksın. Özene bezene babama beğendireyim diye, edebi yazılar yazmaya çalışacaksın. Hâlbuki Türkçe artık unutulmaz. Sen ilk mektubundan başlayarak, ben hayatta kaldığım müddetçe son mektubuna kadar Arapça yazacaksın.”(2)
Nitekim babasının bu gayreti semeresini vermiştir ki uzak yakın, dost düşman herkes Zâhidü’l Kevserî’nin Arapçaya hâkimiyeti hususunda hakkını teslim etmektedir.
Zâhid Efendi Hazretlerini Nakşî Silsilesine bağlayan ikinci halka ise kendi mürşidi Kastamonulu Hasan Hilmi Efendidir.(3) Zâhid Efendi Hazretlerinin Nakşibendî olduğunu, talebesi Medine-i Münevvere’de mukim Üstad Muhammed Avvâme de tasdik etmektedir.(4)
Zâhidü’l Kevserî Hazretleri, İslami ilimlerin hemen her dalında hususi bir yer edinmiş; hemen her alanda eserler vermiş, ender âlimlerimizden birisidir.
Tasavvuf ile alakası sadece intisap ile sınırlı kalmamış ve tasavvufa dair hususi ve müstesna eserler de vermiştir. Bunlar arasında Üstad’ın daha İstanbul’dayken kaleme aldığı “el-Cevâbu’l-Vefî fi’r-Redd ‘ale’l-Vâ‘izi’l-Ofî” isimli küçük ama muhteva itibariyle hacimli eseridir. Reddiye tarzında kaleme alınan ve yirmidört saatlik zaman zarfında telif edilen bu risale; tasavvuf karşıtlığı ile bilinen Oflu bir vaizi susturmaya yetmiştir.(5) Tevessülün caiz olduğuna dair yazmış olduğu “İrğâmu’l-Merîd” isimli eseri de tasavvuf alanında büyük bir boşluğu doldurmaktadır.
Zâhid Efendi merhumun tasavvuf ile alakası sadece bu kadar ile sınırlı değildir. Üstad’ın dini ilimler tahsil ettiği ve etkilenip kendisine model aldığı hocası Alasonyalı Ali Zeynelâbidîn Hocaefendi de Gümüşhanevî Tekkesi’ne mensuptur. Hocaefendi İstanbul’dayken, Mevlevî Şeyhi Muhammed Es’ad Dede ve Şâzelî şeyhi Ahmed b. Mustafa el-Ömerî el-Halebî ile de iletişim de olmuş, bu zevat-ı âliyeden feyz almıştır.(6)
Mısır’a hicreti
Zâhid Efendi; İmam-ı Rabbani Hazretlerinin yolundan giden bir allâme olarak, itikadın korunması üzerinde durmuştur.
Mısır’a gidişi her ne kadar bir suikast ihbarı üzerine olmuş olsa da bir sevk-i rabbani olduğu aşikârdır. Mısır 1920’lerde, hem ilmi açıdan çok canlı bir yer olması ile hem de oryantalistlerden etkilenen birçok kişinin yaşadığı yer olması nedeniyle önemlidir. İşte, bu canlı merkez de en güzide eserlerini verecektir.
Birinci Dünya Savaşından sonra, İslam Âlemi’nin gerilemesinin sebebi olarak İslam Dini ve fıkıh gösteriliyor, kafalar karıştırılıyor, yenilik ve reform çağrıları akis buluyordu.
Zâhid Efendi merhumun böyle bir ortamda Mısır’a hicreti, yenilik ve reform isteyenlere karşı bir sevk-i ilahiden başka bir şey değildi. Mısır yıllarında çekilen parasızlık, gurbet ve diğer sıkıntılara göğüs gerip Ehl-i Sünneti tek başına müdafaa etmek ve bu müdafaalardan haklı çıkmak, her babayiğidin kârı değildir.
Zâhidü’l Kevserî Efendi, kelimenin tam anlamıyla müceddittir. Üstelik bu söz, bu satırların yazarı aciz ilim talibine ait bir hüküm de değildir. Bu sözün sahibi, Üstad hakkında müstakil bir eser yazan, son devrin büyük otoritelerinden Muhammed Ebu Zehra’dır.(7)
Yetiştirdiği âlimler
Zâhidü’l Kevserî Hazretleri’nin rahle-i tedrisinden; Abdulfettah Ebu Gudde, Muhammed Avvâme, Ahmet Hayri, Emin Saraç, Ali Ulvi Kurucu, Ali Yakup Cenkçiler gibi mümtaz şahsiyetler yetişmiştir.
Talebelerinden Suriyeli Abdulfettah Ebu Gudde, asrımızın muhaddisi olarak telakki edilmektedir. Ebu Gudde, hocasına büyük bir bağlılıkla tutkundur. Türkiye’ye geldiklerinde, Fatih Camii’nde hocasının ders okumuş ve okutmuş olduğunu öğrenince hıçkıra hıçkıra ağlamış, Düzce’de hocasının annesi ve babasının kabirlerini arayıp bulmuştur.(8)
Talebeleri, dağıldıkları ülkelerde Ehl-i Sünnet itikadının aktif birer savunucusu olarak hizmetlerini sürdürmüşlerdir.
Eleştirilme sebebi
Ehl-i Sünnet’i müdafaa ederken, birçok yanlış fikri haklı olarak ortaya koymuş olması, bazı konularda suçlamaya maruz kalmasına sebep olmuştur. Onu özellikle, tenkitçilik ve mutaassıp olmakla suçlayan ilim adamlarının, daha çok onun tarafından tenkit edilen kimseler olması dikkat çekicidir.
Mesela, “Yeni Selefiyeci” denilen ekol, onun tasavvuf ehli oluşundan da yola çıkarak onu eleştirmişlerdir. Vahhabiliği reddeden “Es-Seyfu’s-Sakîl” eseri, onların en önemli tenkit sebebi olsa gerektir.
Hâlbuki âlimlerin en önemli vazifelerinden ve mesuliyetlerinden biri, kendi dönemlerinde gördükleri yanlış itikat ve uygulamaları tashih etmek, düzeltmek, doğruları izah etmektir.
Mesela; İmam-ı Gazali Hazretlerinin felsefe batağına saplanan âlimleri tenkidi meşhurdur. İmam-ı Rabbani (kuddise sırruh) da Mektûbat’ında Ehl-i Sünnet dışı şahıs ve fırkalara ciddi bir tenkide tabi tuttuğu aşikârdır.
Eserleri
Zâhid Efendi merhumun; mücedditliğine en güzel delillerden birisi de arkada bıraktığı eserleridir. Zâhid Efendi merhumun başeseri sayılan; “Te’nîbu’l-Hatîb” ve “Nuketu’t-Târîfe” isimli eserleri, İmam-ı Azam Hazretlerine asırlar boyu bir takım zümrelerce yöneltilen eleştirileri keskin bir kılıç gibi susturmuştur. “Tecsim/ teşbih” akidesi ve selefiler başta olmak üzere, İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım’a reddiye olarak devasa eserler vermiştir.
Türkiye’deyken yazdığı yirmiden fazla eserinden sadece dört tanesi basılabilmiştir. Bunların biri Farsça, biri Türkçe, ikisi Arapçadır. Mısır ve Suriye’de bulunduğu yıllarda yazdığı otuzdan fazla eserin ise çoğu basılmıştır. Hadis, fıkıh, fıkıh usulü ve İslam bilginlerinin yaşamını anlatan elliden fazla esere de uzun önsözler, notlar ve açıklamalar yazmıştır.
“Mecelletü’l İslâm” gibi dini ve ilmi dergilerde çıkan makalelerinden 106 tanesi, Ahmed Hayri adlı bir Mısır’lı yazar tarafından derlenerek ölümünden bir yıl sonra Kahire’de “Mâkalâtu’l-Kevserî” (Kevseri’nin Makaleleri) adıyla yayınlanmış ciddi bir başvuru kaynağıdır.(9)
Eser; İsa (aleyhisselam)’ın nüzulünü inkâr edenlerden, fıkhî ve itikadı mezheplerin gereksizliğini savunanlara kadar, pek çok alanda kıblesini şaşıranlara bir pusula hükmündedir.
İmamı Rabbani hakkında yazdığı Türkçe eseri, “er-Ravdun Nazirü’l-Verdî fî Tercemetü’l- İmamü’r-Rabbani es-Sirhendî’dir.
Günümüz İslam Âleminin ve özellikle de halkımızın Hocaefendinin eserlerine olan ihtiyacı gün gibi aşikârdır. Özellikle “Nazratun Ağabeyra” isimli eseri, Hz. İsa (aleyhisselam)’ın nüzûlünü inkâr edenleri veya tevil etme gayreti içinde olanları susturmaya yetecek bir eserdir.
Mısır’da yapmış olduğu çalışmalarla, İslam Âleminin o günkü sıkıntılarından umum manada Ehl-i Sünneti ve hususi manada da Osmanlı’yı mesul tutanlar karşısında tek başına duran Zâhid Efendi; hem Ehl-i Sünnet’in hem de Osmanlı’nın haklılığını ispat etmiştir. Nitekim bu durumu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi “Ben, geçmiş Şeyhu’l-İslâmlar karşısında Zâhid Efendi gibi bir ders vekiline sahip olduğum için iftihar ederim. Bugünkü Ezher’den çok ileri safhada olan Fâtih medreseleri de, Nüketu’t-Tarîfe ve Te’nîbu’l-Hatîb’in müellifi olan Zâhidu’l-Kevserî’yle kıyamete kadar iftihar edecektir.” (10)
Halen, maalesef sadece iki eseri Arapçadan Türkçeye tercüme edilebilmiştir.(11) Üç bin sayfayı geçen külliyatı ile günümüzde tartıştığımız pek çok meseleyi havi bu eserlerin tercümesi, şu gün itibariyle lazımdan öte, elzem bir çalışmadır.
Notlar: 1-Ebû Dâvud, Melâhim, 1/4291. 2- Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, c. 2, s. 165. 3-Kevseri Sempozyumu 2007, Ramazan Muslu. 4- İnkişaf Dergisi, s.9, Muhammed Avvame ile Söyleşi. 5- http://www.ebubekirsifil.com/ index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=7 6- Hüseyin Akyüzoğlu, Sakarya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı. 16. 7-Muhammed Ebu Zehra; İmam Zâhidül Kevseri. 8-İnkişaf sayı 4, Emin Saraç Hocamız ile Söyleşi. 9- Sefer Ersin Berzeg; Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun,1995. 10- Mustafa Sabri Efendi; Mevkiful Akl, c. 3. 11-Bir kısmı gayri matbu durumdaki bu eserleri Türkçeye kazandırma gayreti, son dönemde muhterem Ebu Bekir Sifil Hocaefendi ve Darül Hikme tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. (Detaylı bilgi için: http://www.darulhikme.org.tr/ ?sf=haber&haberid=175&ktg=3) z
|
| AHMED HALİLOĞLU |
| Gülistan Dergisi » Altın Sayfalar » İslam Büyükleri |
| SEYDA İBRAHİM FâRUKî HAZRETLERİNİ RAHMETLE ANIYORUZ |
97. Sayı
Şubat 2009
|
Bu gün 26 Şubat, iki yıl önce bugün, Güneydoğunun büyük alim, mürşid ve ehlullahından İbrahim el-Faruki (rahmetullahi aleyh) vefat etti. Vefatının 2. yıldönümünde daha önce dergimizde yayınlanan tarihçei hayatını yayınlıyoruz. Allah bizi onların hayrından mahrum etmesin. (Amin)
Mübarek Soyları
Mardin yöresinden alim ve tasavvuf ehli bir zat… Hz. Ömer (ra)’in soyundan gelen Abd-el Esved ailesinin fakih ve mürşid büyüğü…
Seyda İbrahim Fârukî (Yıldız) Hazretleri (ks), 1930’da Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık Köyü’nde doğdu. Babası, Molla Abdulhalim’dir.
Molla Abdulhalim, tasavvuf ehli bir alimdi. İrşad ile etrafına ışık saçan bir insandı. İrşadı o derece etkili olmuştu ki hocalığını yaptığı köyde, yedi yaşındaki çocuklar dahi sabah namazında cemaate gelirdi. Bütün köy halkı onun tedrisatıyla Kur’an öğrenmişti.
Molla Abdulhalim, Molla Ahmed’in oğludur. Molla Ahmed öyle mübarek bir zat idi ki, Soyadı Kanunu çıktığında, köye gelen memur ondan etkilenmiş ve ona “Sen bir yıldızsın” deyip “Yıldız” soyadını vermişti. “Efendi” ünvanının yasak olduğu bir dönemde, adına bu unvanı eklemiş ve adını kimliğe “Molla Ahmet Efendi Yıldız” olarak yazmıştı.
Molla Ahmet Efendi, Şeyh Musa el-Zoli’nin soyundandır. Mardin yöresinde derin izler bırakan Şeyh Musa, Buhara Valisi Muhammed Said’in soyundandır. Muhammet Said, Hazreti Ömer (ra)ın torunudur. Muhammed Said, vefatına kadar Buhara valiliği vapmış; ancak torunlarına dünya iktidarı yerine ilim aşkı aşılamıştır. Onun torunları Orta Asya’da ve Hindistan’da büyük medreseler açmışlardır. İlim de o ölçüde öne çıkmışlar ki aileleri, alimler arasında ‘Sadr-u Şeria’ (Şeriatın göğsü, merkezi) ‘Ra’s-u Şeria’ (Şeriatın başı) gibi adlarla anılmıştır. Muhammet Said Hazretlerinin torunları arasında İmam Rabbani ve Şah Veliyullah Dehlevi gibi tasavvuf tarihinin büyük şeyhleri vardır.
Şeyh Musa Hazretleri, Mardin’e Selçuklular döneminde gelmiş; bu yerde irşad yapmıştır. Şeyh Musa’nın torunları, halk arasında ve yöneticiler katında büyük bir sevgiye ve saygıya konu olmuş. Osmanlı Devleti, arşiv belgelerinde de görüleceği üzere, onları ‘Farukî’ olarak kayda geçirip Hazreti ömer (ra)ın şahsına ve Kureyş Kabilesi’ne saygının bir gereği olarak, askeri görevlerden muaf tutmuştur.
Çocukluğu ve ilim aşkı
Seyda İbrahim Belli Hazretlerinin annesi Emine Hanım da saliha ve mütevazi bir kadındı. Çocuklarını asla abdestsiz emzirmezdi.
Seyda 1941’de henüz 11 yaşındayken, bir gün babasından ilim dergahına gitmek için izin istedi. Suriye’deki medreselere gitmek istiyordu. Yaşı küçük; yol uzun ve tehlikeliydi. Molla Abdulhalim, buna rağmen ona izin verdi. Onun ilim ve irfana uzanacak yolunu kapatmak istemiyordu. Onun için hayır dualarda bulunup onu yolcu etti.
11 yaşında bir ilim yolcusu… Önce Mardin dağlarında, sonra susuz bir ovada, sınır boylarında yol aldı… Fark edilenlerin kurşunlandığı hudutlarda dolaştı… İlim aşkı engel tanımazdı. İlim Çin’de de olsa alınmalıydı. İlim, müminin yitik malıydı.
Seyda Hz. uzun bir yolculuktan sonra, Nusaybin yakınlarındaki Kasra Serçahan köyü civarında, bir muhtarın da yardımıyla sınırı selametle geçti. İlim ve irfan dergâhına doğru yol aldı.
O yıllar da Mardin yöresinde büyük bir kıtlık vardı. Yağmur az yağmış, halkın elindeki tohumluk buğdaylar bile, II. Dünya Savaşından dolayı toplanmış, tedbir amacıyla depolara doldurulmuştu.
Seyda, yolculuğuna aç olarak devam ediyordu. Yolculuk zorluydu, Seyda şöyle anlatıyordu yolculuğunu: “Sınırı geçtikten sonra, güneye doğru yol aldım, aç ve yorgundum. Bir ara takattan kesildiğimi hissettim; patika yolunun kenarında otlara uzandım, uyandığımda güneş cildimi adeta yakmıştı, ter içindeydim, yalnız ve açtım. Ağladım… epeyi ağladım. Sonra yoluma devam ederek bir köye ulaştım. Utancımdan kimseden ekmek ve su isteyemedim. Bir eve uğradım, ev halkına abdest almak istediğimi söyledim. Bana yardımcı oldular ve bana tandır ekmeğiyle ayran ikram ettiler. Onlara teşekkür edip köyden ayrıldım, bir gün boyunca yürüyerek Sancak Köyü’ne vardım.
1940’lı yıllarda Şah-ı Haznevi (Ahmed el-Havnevî -ks-), Suriye’nin kuzeyini baştanbaşa medreseye çevirmişti. Köylerin yakınlarından geçenler, yüksek sesle ezberlerini yapan öğrencilerin sesini duyuyorlardı. Sancak Köyü’nde, onun halifelerinden Seyda Molla Ahmed ders veriyordu.
Seyda Hz., Sancak Köyü’nde bir yıl okudu. Bu sure içinde, tasavvufu kavradı ve Şah-ı Haznevi’yi ziyaret ederek ona intisab etti. Seyda, Şah-ı Haznevi’nin ziyaretinin hayatının en mutlu olayı olduğunu söyler ve bu ziyareti anlatırken gözleri yaşarırdı…
Seyda 1942’de Suriye’den döndü. Öğrenimine Mardin’in Gülharin Köyü’nde, Seyda Molla Abdulkadir’in yanında devam etti; ardından Dükük Köyü’nde okumaya devam ettiler.
1946’da Suriye’nin Gırmeyir Köyü’ne gitti. Burada Seyda Molla Ahmed’ten ders aldı (Şeyh Mahsum’un Halifesiydi). Burada sadece altı ay kaldı. Daha sonra Mardin’in Tızyan Köyü’ne döndü. Seyda Molla Muhammed Nafi’den ders almaya başladı. (Onu çok sevdiği için daha sonra ilk çoçuğuna bu zatın adını verecekti.) Seyda Molla Muhammad Nafi, Şeyh Mahmut el Tillulini’nnin halifesiydi. Bu zatın hastalanması üzerine, onun ağabeyi olan Seyda Molla Şerif’in yanına gitti. Seyda Molla Şerif, Diyarbakır’ın Kerh Köyü’nde ikamet ediyordu. Bu köyde sadece altı ay kaldı. Çünkü köyde çok kötü bulaşıcı bir hastalık baş göstermiş ve medrese tatil edilmişti. Seyda, hemen Derik ilçesi’nin Hayal Köyü’ne gitti ve Seyda Molla Ahmed’ten ders aldı.
1949’da Derik’in Tılbısım Köyü’ne gitti. Seyda Molla Yasin’den ders almaya başladı. Seyda Molla Yasin, zayıf uzun boylu, ibadete düşkün bir insandı. Doğu medreselerinde ilmiyle nam salmıştı. Arap Edebiyatı’na olan vukufiyeti emsalsizdi. Ezher’de okuyan yeğenine gönderdiği bir mektup, şu anda Ezher Üniversitesi Arap Edebiyatı Bölümü’nde edebi bir metin olarak saklanmaktadır.
Ders vermeye başlaması ve Şeyh Abdurrezzak Hazretlerine intisabı
Bundan sonra, Mazıdağı’nın Halila Köyü’ne gitti. Seyda Şeyh Abdurezzak’tan ders almaya başladı. Bu, onun için bir dönüm noktasıydı. Seyda Şeyh Abdurezzak, Şah-ı Haznevi’nin halifesiydi. Ona intisab etti. Seyda Şeyh Abdurezzak, takva sahibi bilge bir insandı. Bir çok alim yetiştirmişti. Ekonomik ve siyasi sıkıntılardan dolayı, Suriye’ye defalarca giriş çıkış yaptı.
Seyda, bütün bu seyahatlerde hep onunla beraber oldu. Bu arada medresede ders vermeye başladı. Hocası, aynı zamanda Mürşidi Şeyh Abdurezzak Hz. onu çok seviyor onunla özel ilgileniyordu. Şeyh Abdurezzak Hz., daha sonra talebelerine bunu şöyle açıklardı: “O, yıllarca yanımda okudu; ben ondaki güzel ahlakı, hilmi hiç kimsede görmedim. O, medresede beraber okuduğu arkadaşlarına güzel bir örnekti. Onun ne kızdığını ne öfkelendiğini gördüm.”
1949’da amcasının kızıyla evlendi. Amcası da alim bir zat idi. Evlilikten kısa bir süre sonra, tekrar medreseye döndü. 1953’te askere gitti; 24 aylık askerliğini İstanbul Selimiye Kışlası’nda yaptı. Latin harfleriyle ilk kez burada tanıştı. Kısa sürede okuma yazmayı öğrendi. Terhis olduktan sonra, Seyda Şeyh Abdurezzak tarafından, Kızıltepe’ye bağlı Belli Köyü’ne imam olarak gönderildi.
Zor yıllar ve ilim icazeti alması
Bundan sonra onun için zorlu bir süreç başlamıştı. Zira o hem görevli olduğu köyün imamlığını yapacak, hem köyünde kurduğu medresede talebelerine ders verecek, hem henüz bitmemiş tahsilini tamamlayacak; ayrıca Şeyh’inin medresesindeki kendisine ait olan talebelere ders verecekti. Bu, zor bir durumdu. Yaya olarak İki saat mesafesindeki Şeyhinin medresesine her gün gider, dersini alır, dersini verir, köyüne dönerdi. Döndüğünde köylülerle ilgilenir, sohbetler yapar, ayrıca medresesindeki talebelerine ders verirdi. Bu durum tam üç yıl sürdü. Bu süre içinde annesini ve babasını yanına aldı.
Seyda, üç yıl boyunca Pirmir Köyü’ye gidip gelerek tahsiline devam etti. Tahsili bittiğinde, Mardin’ne yakın bir köyde, yaklaşık yüze yakın koyunun kesilerek yemek yapıldığı ve bölgenin tüm alimlerinin ve tasavvuf önderlerinin katıldığı büyük bir merasimde icazet aldı.
Bundan sonra, Şeyh’inin verdiği manevi dersle seyr-u suluka devam etti. Medresesinde bulunan öğrencilerine sarf, nahiv, mantık, felsefe, metodoloji, Kur’an edebiyatı ve diğer ‘ilmi alet’ denilen ilimlerden ders verdi. Ayrıca Fıkıh, Hadis, Tefsir ve Akide dersleri ni de okuttu.
1974’te özel bir araçla Hacc’a gitti. Hac anılarını anlatırken hep ağlardı. Daha sonra dört defa daha Kabe’yi ziyaret etti. 1975’te babasını, 1988’de de annesini kaybetti. (Allah onlara rahmet eylesin, amin.)
O, hep şunu söylerdi: “Hayat, Allah tarafından verilmiş bir sermayedir; onu ya iyi değerlendirirsininz, ya da bu dünyadan müflis (iflas etmiş olarak) gidersininiz.”
Seyda, bulunduğu yörede, özellikle televizyonun yayılmasından sonra, insanlara gece ziyaretleri, gece toplantıları ve gece uyanıklığının zararlarını anlatırdı.
İrşad vazifesi ve hizmetleri
Şeyh’i Abdurezzak Hz.’lerinin vasiyetinde, onu halife seçtiğini öğrendikten sonra, adeta iki büklüm olmuştu. Bu görevin çok ağır olduğunu ve buna liyakat göstermenin çok zor olduğunu söyleyerek gözleri yaşarırdı. (Oysa daha çocukken gece namazlarına başlamış ve virdlerini hiç aksatmamıştı.) Bundan böyle, irşadla beraber toplumdaki diğer sorunlarla ilgilenmek zorunda idi. Kan davaları, aşiret çatışmaları gibi türlü sorunlarla ilgilendi ve yör halkına büyük fayda veren hizmetler yürüttü.
Artık evine ve köyüne az zaman ayırabiliyordu. Çoğu zaman Güneydoğu ve Doğu Anadolu vilayetleri, hatta Suriye’ye kadar uzanan yolculuklar yapar, irşad çalışmalarına devam ederdi. Bazen, aşiretler arasındaki önemli barış antlaşmalarına devlet erkanı da katılırdı. Yılda en az bir kere Suriye’ye gidip, hem Şah-ı Haznevi’nin kabr-i şeriflerini ziyaret eder, hem kendisini Suriye’den ziyarete gelen köylülere, iade-i ziyarette bulunurdu.
Kendileri, Konya’da ikamet etmekte olan büyük alim ve mutasavvuf Seyda Muhammed Konyevi Hazretlerinin dayılarıydı. Ömrünün son on gününü Konya'da Muhammed Konyevi Hazretlerinin evinde misafir olarak geçirdi. Konyevi Hazretleri, onu en iyi şekilde ağırladı, zor anlarında ona kendi eliyle hizmet etti. Hastaydı ve her gün biraz daha gücünü kaybediyordu. Dört gün sonra, 26 şubat 2007’de saat 22:05’te Rahmet-i Rahman’a kavuştu.
Seyda İbrahim Fârukî (Belli) Hazretlerinin vefatı, bölge halkını derin bir acıya gark etti. Onbinler onun köyünde toplandı, gözyaşı döktü. Allah-u Zülcelal, bizi Seyda ve onun kavuştuklarının şefaatinden mahrum etmesin, amin.
Allah-u Zülcelal makamlarını âli eylesin. (el-Fatiha)
|
| MUHAMMED Z. YILDIZ |
40">Sitenizesayac.com
|
 |
|  |
|